Sayfamızı Beğenin  

   
   
   

Her İnsan Değerli ve Özeldir

Kullanıcı Değerlemesi:  / 3
Kötüİyi 
Detaylar

Her İnsan Değerli ve Özeldir

Bazen öyle şeyler olur ki yaptıklarımızdan ya da düşündüklerimizden pişman olup bir daha yapmayacağım veya bir daha böyle düşünmeyeceğim deriz ama gene de farkında olmadan bu tip davranışların içinde kendimizi buluruz.

 

Bu durumu aşamadığımız zamanlar olur.

 

Örnek verecek olursak çoğumuz etrafımızdaki tanımadığımız kişiler hakkında hep önyargılıyızdır. İnsanların dış görünüşlerine, konuşma tarzına, davranışlarına bakıp daha ilk günden onlar hakkında önyargılı düşüncelerimiz devreye girer.

 

Halbuki iyice tanıdıktan sonra karar versek, yorum yapsak daha iyi olur.

 

Çünkü çoğu zaman başta kurduğumuz önyargının yanlış olduğunu görüp pişman oluruz.

 

Yeri gelir kendimize kızarız niye böyle düşündük diye. Ama bu kızgınlığımız, pişmanlığımız geçicidir. Kendimizi kontrol etmeyi başaramadığımız için bir sonraki olayda da aynı duyguları yaşarız.

 

Durum böyle olunca hayatımızda pişmanlıkların yeri daha fazla oluyor.

 

Ama nedense çoğu kez bu zinciri bir türlü kıramayız. Ya da kırmaya korkarız orasını tam bilmiyorum… Bildiğim tek bir şey var; o da ne olursa olsun bu zinciri kırıp insanlara cana yakın bir şekilde yaklaşarak onların içindeki iyiyi ortaya çıkararak onlara en güzel şekilde davranmalıyız. Hiçbir zaman unutmayalım ki;

 

HER İNSAN DEĞERLİ VE ÖZELDİR.

 

 2- İNSAN DEĞERLİ OLMASA, ETİK OLMAZDIÖzgür KEÇER, Sosyal Hizmet Uzmanı

Felsefe Yüksek lisans Öğrencisi

 

 

 

Bilindiği üzere insanın sahip olduğu özniteliklerin en önemlilerinden biri onun akıllı olduğudur. İnsan akıllı hayvan (animal rationable) olarak tanımlanır. Bu öznitelik, insanın diğer hayvanlar gibi sadece doğal koşullar içerisinde olmadığı; onun, kendisini ilgilendirsin veya ilgilendirmesin, nesneleri ve olguları seyreden, karşılaştıran, nesneler ve olgular arasında bağlantı kuran ve bu yolla nesne ve olguları belli bağlam bağıntı ve diziler içinde kavrayan varlık, yani bilen varlık olduğunu ifade eder. Akıllı olma insanı diğer hayvanlardan ayıran önemli bir türsel ayrımdır. İnsanlar eylemlerde bulunurken amaçlı, planlı, seçim ve tercihlere bağlı, belli bir ilke, norm, değer, inanca… vb sahip iradi davranışlarda bulunurlar. İnsanlar teorik akılları sayesinde bilen, seyreden bağıntı kuran, pratik akılları sayesinde ise, tasarım yapan, amaç koyan, seçim ve tercihlerde bulunan ve eylemi yönlendiren hale gelmişlerdir. İnsan pratik aklı sayesinde bireysel ve toplumsal gereksinimlerini gidermeye yönelik teknik’i yaratmış ve doğaya egemen olmaya çalışmıştır. Pratik akıl aynı zamanda eylemlerimize yön veren yetidir. Eylemlerimiz beraberinde doğru, yanlış gibi bir şeyi değerli bulma veya değerli bulmama yoluyla yani değerlendirme yaparak yönlendirirler. Her insan topluluğunda, her toplumda, her tarihsel dönem ve her kültürde insanlar, bir olması gereken’î ifade eden şeyler altında “iyi” veya “kötü” olarak adlandırılan eylemlerde bulunurlar. İşte tek kişinin veya bir insan topluluğunun belli bir tarihsel dönemde belli türden eğilim, düşünce, inanç, töre, alışkanlık, görenek.. vb ve bunlarda içerilmiş olan değer, buyruk, norm ve yasaklara göre düzenlenmiş ve bu haliyle gelenekleşmiş, yerleşmiş yaşam biçimine ahlak (moral) denir. 

 

Peki ahlak dediğimiz fenomen nasıl bir fenomendir? İyi, kötü, doğru, yanlış gibi değerlerden bahsettik. Öyleyse değer nedir? Değerler evrensel midir, yoksa öznel ölçütlerden mi oluşmaktadır.

 

“Değer” (Wert, Value, Valuer, Kıymet) kavramı felsefe tarihinde, öznelci ve nesnelci açılardan çok değişik şeklerde tanımlanmıştır. Ancak değerlerin kaynağını özne bulan öznelci ve nesnelci değer anlayışları açısından yapılmış “değer” tanımlarında var olan ortak yönlerden bahsedebiliriz. Ahlak ya da değer felsefesinde değer, olgu bilincinden sonra ortaya çıkan ve olguya, belli duyguları, arzuları, ilgileri, amaçları, ihtiyaç ve fiilleri olan özneyle ilişkisi içinde, belli nitelikler yüklemeyle belirlenen tavır, öznenin olana, olguya yüklediği nitelik olarak tanımlanmaktadır. Değerden bahsedebilmemiz için mutlaka özne veya kişinin olması gerekmektedir. İnsansız bir değer anlayışı mümkün gözükmemekte bu da insanı değerli kılmakta ve bu sayede etik eylemlere yön verilmektedir. Değer sadece öznenin ya da zihnin teorik bir tavra yönelmesinden çok, pratik bir tavrın ifadesidir ve öznenin ilgili nesnenin kendi şahsi amacı ve hareketleri ile ola ilişkisini ifade etmek için, ona diğer niteliklerine ek olara sonradan eklediği bir niteliktir. Değer kendi başına objektif bir biçimde değerli bir şey olarak görülmek suretiyle, objektifleştirilir ve nesneye yansıtılır.

 

Öznelci değer tanımları birey ve toplum açısından yapılmalarına göre iki grupta toplanabilirler:

1- Birey açısından değer,

2- Toplum açısından değer.

Birey açısından değer, gerçekleştirilmesi gereken, benimsenen, önemsenilen, üstün tutulan ve nesne olgu ve olayların kendilerinde bulunmayan fakat insanlar tarafından bireysel ve öznel olarak yükletilen niteliklerdir.

Toplum açısından değerler ise toplumun bütününün kendi varlığını sürdürebilmek için üyelerin çoğu tarafından kabul görmüş ortak duygu, düşünce amaç ve çıkarları yansıtan genelleştirilmiş ilke ve çıkarlardır. Aynı zamanda toplumun doğru olanı ve doğru olmayanı belirleyen standartları da içerir.

Öznelci değer tanımlarına koşut olarak, değerlerde şu özellikler ayırt edilir:

a) Değerler, özneyle, onun arzuları, ilgileri, amaçları, ihtiyaçları ve beklentileri ile ilgilenirler ve öznenin şeylere, nesnelere, olgulara yüklediği, atfettiği nitelik olarak görünürler.

b) Değerler öznenin teorik değil pratik bir yönelimin ürünüdürler; bu demektir ki onlar, öznenin şeylere, nesnelere, olgulara sonradan eklediği niteliklerdir.

c) Değerlerin özneden bağımsız bir arlıkları, bir kendilikleri yoktur.

d) Değerler olanı değil olması gerekeni ifade eder.

e) Değerler, öznenin ilgi amaç, arzu ve beklentilerine uygun olanlar, yani “olumlu değerler” ve uygun olmayanlar yani “olumsuz değerler” olarak ikiye ayrılırlar.

f) Değerler öznelliklerinden ötürü özneler açısından hep tartışma konusu olurlar ve bunun sonucunda ortaya hep bir değer relativizmi çıkar.

 

Nesnelci değer tanımları yapanlara göre değerlerin bir gerçeklikleri vardır ve bu gerçeklik ideal, mutlak ve kutsal nitelikte olabilir. Bu anlayışa göre değer öznenin kendilerini hissetmesinden veya bilmesinden bağımsız olarak vardırlar. Metafiziksel, mutlakçı, teolojik anlayışlar nesnelci değer anlayışları içerisinde ayırt edilebilirler.

Öznelci ve nesnelci değer anlayışları arasındaki temel fark şu sorunun yanıtında yatmaktadır: Değerlerin bir gerçekliği var mıdır; yoksa onlar öznenin birer yargısından mı ibarettir? Felsefe tarihine baktığımızda bu soruya farklı yanıtlar verilmiştir. Burada konumuz için önemli olan insandan bağımsız bir değer anlayışının, değerden bağımsız bir ahlak felsefesinin mümkün olup olmayacağı sorunsalıdır.

Değerler zaman dışı, insanüstü, değişmez mutlak mıdırlar yoksa öznel kaynaklı sosyal kültürel ortamın ürünü yani tarihsel olarak meydana çıkan tarihsel değişime tabi çoğulluk gösteren bir şey midir? Bu soruya Sokrates, Platon, Aristoteles’ten Scheler, Hartman gibi 19. ve 20. yüzyıl filozoflarına kadar değerler zaman dışı, insanüstü, değişmez ve mutlak olarak algılanmıştır. Buna karşın Sofistler, Marksistler, Nietzsche, hermeneutikçi filozoflar ise nesnelci görüşe karşı çıkarak, değerlerin öznel kaynaklı olduğu, tarihsel olarak ortaya çıktıkları, sürekli değiştikleri bu nedenle de bir değerler çokluğunun ve çoğulluğunun hep var olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Eğer özneden kastedilen tarihsel özne ise bence değerler herhangi bir metafiziksel kaynaktan ya da doğadan değil kendi varoluşumuzdan, tarihsel olan ve sürekli değişen varoluşumuzdan çıkarlar ve eylemlerimizi, kararlarımızı yönlendirirler. Diğer önemli saydığım bir nokta ise değer ile bilgi arasındaki ilişkidir.

İnsanın tarihsel süreç içinde oluşan yaşama deneyimden ve değerlerinden bağımsız bir bilme yetisi yoktur. İnsanın dünya karşısında tavrı epistemist bir tavır olmaktan çok, güç ve yetilerinin ortaklaşması sonucu oluşan gerçekleri anlamaya, yorumlamaya dönük bir tavırdır.

 

Buraya kadar değerin nesnelliği, öznelliği, eylemlerimizi yönlendirmede ki etkisi ve bilgi ile olan ilişkisini kısaca tartışmaya çalıştık. Peki, insan nedir, neden değerlidir, diğer var olanların arasında yeri nedir? Bu soruların amacı insanın yapıp ettiklerine ortaya koyduklarına bakılarak ortaya konan bilgi, insanın doğal yapısının tür olarak tekliğini oluşturan özelliklerin bilgisidir. Bu özelliklerin bilgisi, insan kavramını oluşturur. İnsanın yapısını, özelliğini meydana getiren öğeler arasında belli başlı bir kategori, insanın etkinlikleridir: Bilme, değerlendirme, eylemde bulunma, çalışma, yaratma ve diğer etkinlikleri kişilerce çeşitli tarzlarda gerçekleştiren bu etkinlikler, bize insanın olanaklarını tanıtırlar. Bu olanaklardan bazıları ise, tür olarak insana diğer varlıklar arasında özel yerini, değerini sağlar. Etkinliği benzer oluşumlardan ayıran en temel özelliği onun amaçlılığıdır. İnsanın özelliğini meydana getiren bu etkinlikler belirli bir şekilde, o etkinlikler olarak amaçlarının bilincinde ve işlemleri yerine gelecek şekilde kişilerle gerçekleştirildiğinde, insanın değerlerini oluşturur. İnsanın değerleri amaca uygun şekilde gerçekleştirilen insanın etkinliklerindedir. Her ne kadar insan, dine karşı, doğaya karşı, topluma ( Toplumsal Ahlak ) kendine (Bireysel Ahlak) karşı ahlaksal sorumlulukları olsa da onu ahlaklı kılan amaca uygun insan etkinlerini bize sağladığı insanın değerinin bilgisidir. İnsanı diğer var olanlar arasında özel kılan, değerini sağlayan onun böyle etkinlikleri ve değeridir. İnsanın değerinin bilgisi, böyle etkinleri ve ürünleri aracılığı ile edindiğimiz insanın olanaklarının bilgisidir. Bireyin değerini oluşturan koşulların bilgisinin etkisi insan olanaklarının kişilerle gerçekleştirilebilmesinin nesnel koşullarının yaratılması etik değerlere bağlıdır. Etik değer kişinin yaşantı ve eylem olanaklarıdır; etik değer gerçekleştiğinde ise kişiye ilişkin değerlilik ve kişi özellikleri olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla etik değerler kişinin insanın değerleridir.

Böylece insanın diğer varlıklardan ayıran onun değerli ve etik davranışa iten ona olanaklarının kişilerle gerçekleştirebilmesinin öznel koşulları olan etik değerler insana farklı varlık ilişkileri açısından bakıldığında söz edilebilecek farklı türden değerlerin temelinde bulunmaktadır. Yani insan olmanın özelliğini oluşturan olanakların gerçekleşebilirliğinin koşullarının sürekli yaratılması ve insana özgü etkinliklerin amaçları ve işlevleri yerine gelecek şekilde gerçekleştirilmesi, etik kişilere bağlı gözüküyor.

 

Etik değerlerin bir eylemin etik değerliliğini belirlemede her zaman ve her durumda etik değerler bilgisine götüren bir ölçü olmaları bu değerlerin “ Değer “ inden kaynaklanır. Bu noktada “Değer “ bu olanakların diğer eylem ve yaşantı olanaklarına göre özelliği, bir kişinin etik özelliği ve yaşantıları olduğunda insan dünyasına sağladıkları demektir.

 

Anlam, amaç, değer gibi etiğin konusu olan kavramlar ( dolayısıyla etik ) insan gerçeğinin olgusudur; bir bilinç olgusudur ve ancak insanın yaptıklarında ortaya koyduklarında söz konusudur.

 

3-İNSAN GERÇEKTEN DEĞERLİ MİDİR

 

Eğitim kurumlarının merkezinde yer alan ve eğitim kurumlarının varoluş kaynağını oluşturan, temelde insandır. Bir değer olarak insan, eğitim kurumlarında ne tür bir anlayışla ele alınmaktadır? Kuşkusuz, söylem düzeyinde, buna verilebilecek klasik yanıt: insan önemli, değerli ve eşsiz bir varlıktır, olacaktır. Bu gerçekten de doğru mudur? Gerçekten de insan eğitim kurumlarının merkezinde hiçbir ön koşul olmadan değer gören bir varlık mıdır? Yaşamın gerçek yüzü, kitle iletişim araçlarına yansıyanlar, eğitimbilimsel araştırmalar bunun tam tersini göstermektedir. İnsan, eğitim kurumlarının merkezinde yer alan, değerli ve eşsiz bir varlık olarak algılanmamaktadır. Her gün, psikolojik ya da fiziksel şiddetle karşılaşan, okul yemekhanesinde yediği yemekten zehirlenen, okul kurumu içinde sürekli “hayır” komutu ile karşılaşan öğrencinin, değerli olduğuna inanması oldukça zor olsa gerek.

Yazılı ve görsel basında, eğitim kurumlarında yaşanan ve insanın değersizliğini çağrıştıran, insana karşı eğitim kurumlarının sevgisizliğini yansıtan yığınla haber çıkmaktadır. Bu haberler, duyumlar, tek tek bireysel yaşantılar ve toplumsal gözlemler, insanın eğitim kurumlarındaki değerliliğine ilişkin kuşku ve kaygıları artırmaktadır. Bir yanda insanın değerli olduğunu her fırsatta dile getiren bir kuramsal söylem diğer yandan acıları, kaygıları ve yara bereleri ile yaşama yansıyan reel durum. Kuramsal söylem ile reel durum birbirinin zıddı bir görünüme sahiptir. Neden?

Bu sorunun yanıtını oluşturabilmek için öncelikle, “insan değerlidir” önermesini çözümlemek gerekir. Gerçekten de insan değerli midir?

“İnsan değerlidir” dendiği zaman kastedilenleri sıralamak analizi kolaylaştıracaktır;

*İnsan kavramı, zamandan bağımsızdır. Geçmişte, bugün ve gelecekte insan denen canlı, başka hiç ekleme ya da çıkarma olmadan, ön koşul konulmadan değerlidir.

*İnsan yapmak istemediği hiçbir şeye zorlanamaz, ancak neden sonuç ilişkisi içinde teşvik edilebilir. Okul insanı teşvik etmez, değişmeye zorlar. Değişmeye zorlanan insan kendini değerli hissetmez.

*İnsan denildiğinde soyut bir varlık kastedilir. Sarı, siyah ya da beyaz değildir insan, “fransız”, “ingiliz”, “arap”, “türk”, “amerikalı”, “afrikalı” ya da “asyalı” değildir insan. Uzun ya da kısa değildir insan. Çirkin ya da güzel değildir insan. İnsan sadece insandır, önce insandır. Düşünen, gülümseyen, başkaları olmadan yaşamayı beceremeyen sosyal bir varlıktır insan.

*İnsan denildiğinde farklılık anlaşılmalıdır. İnsanlar birbirlerine benzemezler. İnsanlar birbirlerinden farklı düşünüp, olgu ve olayları birbirlerinden farklı algılarlar. İnsanın sosyal yaşamındaki zenginlik ve çeşitliliğinin kaynağı insanın farklılığıdır. Bu farklılıkları, temelde kültürel farklılık, dil farklılığı, bilişsel farklılık, duyuşsal farklılık, fiziksel farklılık olarak ele almak mümkündür. Bu farklılıkların olmadığı bir dünya, insanın her an aynada kendini seyretmesi gibi bir şey olurdu. Bu ise sıkıcıdır. Monotondur. Zevk ve heyecandan uzaktır. Öyle ise bir insanın, bir başkasını kendisine benzetme çabası insanın insana yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü, yaşam sıradanlaşacak, ritim ve çeşitliliğini kaybedecektir. Öyle ise, insan olmak demek farklı olmak demektir. İnsan değerliliğinin ölçütlerinden biri de, insanın farklılığıdır. Eğer, insan değerlidir deniliyorsa, yapılması gereken şey farklılığı benimsemek, onaylamak ve TEŞVİK ETMEKTİR. İnsan kendisine benzeyeni elbette ki sever, önemli olan benzemeyeni sevmektir. İnsanın amacı, farklı olanı aramak, bulmak, sevmek ve ondan beslenmektir.

İnsanın zenginliği farklılığı olduğuna göre, yapılması gereken de farklılığa tahammül etmek değildir. Tam aksine farklılıkları teşvik etmek ve sevmektir. Bir insanın bir başkasını sevmeme gerekçesi olarak ileri sürdüğü farklılıklar, aslında, insanın insanı sevmesi için gereken ön koşuldur. İnsanın benzerini sevmesi, aynada kendisini öpücüklere boğmasıdır. Anne ve baba çocuğunu sever, çünkü kendisine benzer. Anne-baba, çocuğunu onaylar, çünkü kendi davranış kalıplarını onda görür. Bu tür çocukluk süreci, bilinçaltı süreçler yoluyla, şunu öğretir bize; benzerlikleri aramak, bulmak ve sevmek, farklılıklara ise direnç göstermek. Çocuklar büyüyüp anne-babalarından farklı olduklarında, farklı davrandıklarında, farklı söylemler geliştirdiklerinde, çatışmalar da başlar. Biz bunu farklı savunma mekanizmaları ile bastırmaya çalışırız. Oysa olan basit ve doğaldır. Çocuğumuz bizden farklıdır. Bizim tahammül edemediğimiz, işte, bu yaşama yansıyan farklılıklardır.

Evde, okulda, sokakta, insandan istenen şey hep aynıdır: Sosyal kabullere uygun davranışlar sergilemek. Kuşkusuz kültürel varlıklar olarak, kültürün de bir parçasıyız ama öncelikle bireyiz. Birey olmak ise farklı olmaktır.

Bireyin diğerlerinin de kendisi gibi farklı olma hakkına sahip olduğunu bilmesi, ondan doğaçlama olarak beklenecek bir şey değildir. Bu nitelik onda, ailede ve okulda eğitim süreçlerinden geçirilerek geliştirilebilir. Ama ne yazık ki, kültürel bir kurum olarak aile, kültürel ve ideolojik bir kurum olarak ise okul; bireye sürünün bir parçası olmayı öğretir. Sürünün bir parçası olmayı öğrenen insan, birey-insan değil, ideo-kültürel insan olmayı öğrenir. Bu ise, tek bakış açısı ile evreni anlamlandırma, farklılıkları ortadan kaldırma isteği, benzemeyeni dışlama ve yok etme isteğini doğurur. Bu algılarla yetişen insan için;

“insan değerlidir AMA kendisine benziyorsa”,

“insan değerlidir AMA kendisi gibi düşünüyorsa”,

“insan değerlidir AMA kendisi gibi algılıyorsa”,

“insan değerlidir AMA olgu ve olayları kendisi gibi anlamlandırıyorsa”,

“insan değerlidir AMA …………………………………………”

Görüldüğü gibi, çoğunlukla, çoğu insanın kurduğu “insan değerlidir” cümlesi, ne yazık ki papağan gibi tekrarlanan, derinliği ve içsel karakteristiği anlaşılmayan, analiz edilmeden yüzeysel anlamı ile kullanılan bir slogandan başka bir şey değildir.

İnsan değerlidir nokta, cümle artık bitmiştir. Değerlidir kelimesinden sonra kullanılacak “ama”, “lakin”, “fakat” gibi kelimeler, ilk söyleneni şarta, norma bağlamaktır, dolayısıyla da insanın aslında değerli olmadığını söylemektir. Öyle ise:


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

   
   
Custom Search
   

Benzer İçerikler

   

Tüm hakları saklıdır. Site Adı Açıkca  belirtilerek , ve yazıya link verilerek  alıntı yapılabilir. Yazının izinsiz yada link verilmeksizin kopyalanması durumunda hukuki işlem yapılacaktır. Detaylı Bilgi için Kullanım ve Gizlilik Sözleşmesine Bakınız.Telif Hakkı olan mataryel bildirliği an yayından kaldırılacaktır.

                                     Copyright © 2012 calisma-kitabi.com

 

 

© calisma-kitabi.com